Dünya Türkiye’yi Konuşmaya devam ederken geçtiğimiz hafta Başbakan Erdoğan’ın Washington ziyareti başta konuşulan konuydu. 2050 yılının kahinliğini yapan basın Türkiye’nin Orta Doğu’daki yerini ve Dünya sahnesindeki ekonomik rolünü değerlendirdi. Geçtiğimiz haftanın haberleri şöyle:
KANADA
THE GLOBE AND MAIL:
TÜRKİYE MÜSLÜMAN DÜNYASI’NIN LİDERİ OLABİLİR Mİ? 
Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Mart ayının ortasında ülkesinin bir orta Afrika ülkesiyle ilk ticari temasları için Kamerun’a gitti. The Economist, Gül’ün sıcak karşılandığını yazdı. Müslüman bir din adamı kendisine “Türkiye İslam Alemi’nin lideri sıfatını kabul etmelidir.” dedi. Burada Osmanlı İmparatorluğu’nu canlandırmaktan değil genişlemeden söz ediyoruz. Osmanlı; Mısır, Libya, Cezayir ve Sudan’ı ele geçirdi ama orta Afrika’ya asla ulaşamadı. The Economist Türklerin yeniden ortaya çıkan tutkularının mantıklı olabileceğini düşünüyor. Dergi Afrika ülkelerinin Batılı sömürgecilerden ve Arap köle ticaretinden çok acı çektiklerini, Türkleri ise açık fikirli ve insancıl olarak gördüklerini belirtiyor.
Siyaset bilimcisi George Friedman’ın “Gelecek 100 Yıl: 21. Yüzyıl İçin Öngörüler” adlı kitabını okuyun. Friedman’ın Türkiye’nin Osmanlı ittifakını 2050 yılına kadar yeniden kuracağı fikrine şüpheyle yaklaşacaksınız. Friedman’a göre Bosna-Hersek’ten Suudi Arabistan’a, Fas’tan Afganistan’a Müslüman ülkeler Ankara’nın başkentliğinde bir kardeşlik kuracak. Fakat Friedman bu jeopolitik analizini katı ve pek çok açıdan dayatmacı bir mantıkla sunuyor.
Türkiye neden Müslüman Dünyası’nın liderliğine soyunsun ki? Friedman Türkiye’nin en zengin Müslüman ülke olduğunu, “modern ekonomiye” sahip tek Müslüman ülke olduğunu söylüyor. Türkiye 600 milyar dolarlık gayri safi yurtiçi hasılasıyla dünyanın en büyük 17. ekonomisi. İran 29.(300 milyar dolar), Mısır ise 52. sırada (125 milyar dolar) yer alıyor. Türkiye’yi bir Avrupa ülkesi olarak düşündüğünüzde ise 7. sırada. Dahası İran bölge liderliği için çok istikrarsız ve çok radikal. Pakistan ise çok değişken.
Friedman’ın tahminleri yeni bir dünya savaşı çıktığında Türkiye’nin Japonya’nın yanında yer alarak ABD’yi Orta Doğu ve Pasifik’ten süreceği şeklinde. Savaşın büyük ihtimalle 24 Kasım 2050′de akşam saatiyle 5′te başlayacağını söylüyor.
Friedman, Birinci Dünya Savaşı ile birlikte bir sonraki küresel çatışmanın hiç kimsenin istemediği bir savaş olacağını ileri sürüyor. Demografik düşüşün etkisiyle Japonya kendisini, Çin topraklarında sabit bir iş gücü elde etmeye zorunlu hissedecek. Rusya’nın çöküşünün etkisiyle Türkiye kendisini, anarşinin olduğu komşu ülkelere düzen getirmeye zorunlu hissedecek. ABD de, bu ülkeleri cebren zapt etmeye kendini mecbur hissedecek.
Friedman, tarihin mutlaka kendisini tekrar etmediğini, ancak çoğu kez kendini taklit ettiğini söylüyor. Her savaş, bir sonrakinin şartlarını yaratıyor ve sezgileri kuvvetli bir gözlemci mantıklı bir biçimde imparatorlukların yükselişi ve düşüşünü tahmin edebilir. Friedman, 21. yüzyılın ortalarına doğru başlayacak bir çatışmanın, esasen ABD ve Japonya arasında bir uzay savaşı olacağını ve Rusya çöktüğünde oluşan boşluğu doldurmaya çalışacak iki ülke Türkiye ve ABD’nin müttefiki Polonya arasında bir kara savaşı olacağını söylüyor. Savaş çoğunlukla uzayda geçeceği için, az sayıda sivil kayıplar olacak ve belki de dört yıllık savaşta yalnızca 50 bin asker ölecek.
Bu savaşı kim kazanıyor? Friedman, ABD’nin birşeyler elde etmek için değil yalnızca birşeyleri önlemek için savaşa gireceğini söylüyor. Bu sebeple, hedeflerine ulaşmak için kazanmaya ihtiyacı yok. Ayrıca ABD öyle güçlü ki dünyanın geri kalanı onu yenemez. Hoşunuza gitsin veya gitmesin, 21. yüzyıl ABD’nin yüzyılı.
AZERBAYCAN
YENİ AZERBAYCAN: 
WASHİNGTON’DA ÖNEMLİ MESAJLAR
Nihayet, uluslararası camianın büyük bir merakla beklediği an geldi ve Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD ziyareti gerçekleşti. Söz konusu ziyaret aynı zamanda, uzun süredir gündemden düşmeyen bazı sorulara açıklık getirdi. ABD Kongresi Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nin, sözde soykırım yasa tasarısını kabul etmesinden sonra Sayın Erdoğan’ın, Washington’da düzenlenecek Nükleer Güvenlik Zirvesi’ne katılmayacağı şeklindeki söylentiler de doğrulanmadı. Ayrıca Başbakan, Kongrenin kararına protesto olarak geri çağırdığı Büyükelçi Namık Tan’ı da Washington’a geri gönderdi. Bu olaylar ülkemizde de merakla izleniyor ve kardeş ülkenin Başbakanı’nın ABD ziyaretine toplumsal ilgi büyük. Fakat söz konusu ziyareti bizim için daha ilginç ve önemli kılan neden, Başbakan’ın, Washington temaslarında başlıca gündem maddesi olan Dağlık Karabağ konusu.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Azerbaycan’a geçen yıl yaptığı ziyaret çerçevesinde halkımıza, Dağlık Karabağ ihtilafı çözülmeden, Ermenistan sınırının açılmayacağına dair söz vermişti. Başbakan’ın bir diğer vaadi ise bütün görüşmelerde Dağlık Karabağ konusunu gündeme getirmesiyle ilgiliydi. Geçen bu süre zarfında yaşadıklarımız, kardeş ülkeye baskılar ve bu baskılar karşısında Türkiye’nin direnmesi, Erdoğan’ın, Azerbaycanlılara verdiği sözü yerine getirdiğini gösteriyor. Hemen hemen yaptığı tüm görüşmelerde, aynı zamanda Rusya ve Fransa ziyaretlerinde de bu konuyu gündeme getirdi. Bu nedenle Başbakanın, ABD’yi ziyaretinde de Dağlık Karabağ konusunu gündeme getirmesi bekleniyordu. Aynı zamanda söz konusu ihtilafın çözülmesi yönünde yürütülen müzakerelerde ve diplomatik alanda Ankara’nın son dönemlerde aktifleşmesi, bu konunun Washington’da da müzakere edilmesini şart kılıyordu. Bu nedenle Azerbaycanlı uzmanlar, söz konusu ziyaretten olumlu sonuçlar bekliyordu. Başbakan Erdoğan ile Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan arasında yapılan görüşmeyi de Azerbaycan açısından olumlu değerlendirebiliriz. Çünkü Erdoğan, Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan topraklarını boşaltması yönünde net adımlar beklediğini ve bu konuda Ankara’nın geri çekilmeyeceğini vurguladı.
Tabii ki, dünyanın siyasi düzeninin belirlenmesinde, özellikle bulunduğumuz bölgede yaşanan süreçlerde büyük nüfuzu ve rolü olan kardeş ülkenin bu tutumu sergilemesi, müzakerelerin perspektifine ve ihtilafın adil çözümüne olan ümitleri artırıyor.
Washington temaslarında dikkati çeken bir diğer husus ise Ankara ile Erivan arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesine ve diplomatik ilişkilerin kurulmasına yönelik imzalanan Zürih Protokolleri’nin kaderiyle ilgili. Son dönemlerde protokollerin onaylanması yönünde yapılan baskıların ışığında Ankara’nın hangi tutumu sergileyeceği merakla bekleniyordu. Washington ziyareti çerçevesinde de Ankara’ya protokollere yönelik tutumundan geri çekilmesi çağrıları yapılıyordu. Obama’nın, Türkiye’yi, Ermenistan sınırını açmaya çağırması da bu amaca hizmet ediyor.
Protokollerin onaylanmasına engel olan en önemli konulardan birinin de Ermenilerin tüm dünyada Türklere yönelik yürüttüğü iftira ve yalan kampanyası olduğunu herkes biliyor. Dünyayı sözde Ermeni soykırımı iddialarına inandırmaya çalışan Ermeniler, birçok durumda bunu başardılar da. Fakat Başbakan Erdoğan’ın da söylediği gibi, Türkiye ne bugün ne de yarın bu asılsız iddiaları kabul edecek.
Tüm bu ayrıntılar, kardeş ülkenin Başbakanı’nın, Washington ziyareti sırasında Azerbaycan’ın çıkarlarını da en az Türkiye’nin çıkarları kadar savunarak, halkımıza verdiği sözü yerine getirdiğini gösteriyor.
AVUSTURYA
DIE PRESSE: 
TÜRKİYE, ALMANYA’DAN DAHA İYİ Mİ OLACAK?
Şu sıralar ekonomik başarı bildirilerinde geniş Türkiye haberleri yer alıyor. Borsa şimdiye kadarki en yüksek seviyeye ulaştı, sanayi üretimi şubat ayında geçen seneye oranla yüzde 18 büyüdü. Devlet Bakanı Ali Babacan, 2010 yılının ilk üç aylık döneminde ekonominin iki haneli rakamlarla büyümesini bekliyor. Fakat bu hayali canlandıran sadece ilk bakışta güzel görünen bu rakamlar değil. Bloomberg ajansının haberine göre HSBC Holding’in analisti John Lomax, Türkiye’de bir “paradigma değişikliğinin” gerçekleştiğini söyledi. Türkiye’de bir değişiklik olduğu kesinlikle gözlenebiliyor.
Birkaç sene öncesine kadar Türk ekonomisi oldukça değişken, yüksek faizlerden ve enflasyondan yorulmuş ve hep IMF’nin kuyruğunda bir gariban olarak biliniyordu. Bu dönemler kesinlikle bitmiş görünüyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan mart ayında, IMF ile iki seneden bu yana sürdürülen müzakereleri yarıda kestiğini duyurdu. Erdoğan’ın durumu buna elveriyor. Zira Türkiye’nin borçları, özelleştirmeden elde edilen gelirler ve 2000′li yılların ortalarındaki güçlü bir büyümeyle çabuk azaldı ve şu anda pek çok Avrupa ülkesinin borcunun altında bulunuyor. Bunun sonucu olarak da Türk lirası bazında devlet tahvillerinin faizi, şu anda yüzde 10 olan güncel enflasyon oranının hemen altında bulunuyor.
2000′li yılların ortalarındaki yüksek büyüme oranı karşısında, Türk Ekonomi Uzmanı Ahmet Akarlı, Goldman Sachs için daha 2008 yılında, Türk ekonomisinin 2050 yılına kadar Almanya’yı sollayacağına ve İngiltere ile Rusya’dan sonra Avrupa’nın en büyük üçüncü ekonomisi olacağına dair bir senaryo tasarlamıştı.
Konjonktürün canlanacağına ilişkin bir saptama şimdiye kadar yapılamadı. Sanayide kapasite kullanımı, Kasım’dan bu yana yerinde sayıyor. Yatırımlar yıl sonunda bir kez daha sert biçimde gerilemişti. Bir tek borsa coşuyor.
İstanbul’daki Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi, Türk iş adamlarının tavrına ilişkin yaptığı bir araştırmada, Türk iş adamlarının kıyaslandıkları Alman iş adamlarından farklı olarak iyimser varsayımlara yöneldiklerini tespit etti. Bankalar düşen faizlerden dolayı iyi kazandılar ve şimdi paralarını nereye yatıracaklarını iyi düşünmeleri gerekiyor. İkisi beraber önümüzdeki aylarda yatırımların hızlı bir şekilde toparlanmasına neden olabilir. Nitekim yatırımların ve ihracatın motor rolü üstlendiği hızlı bir canlanma mümkün görünüyor.
Türkiye’nin, Orta Doğu’nun ham madde bakımından zengin ülkelerinin pazarında ve Rusya’da iyi bir durumda olması, kendisi için büyük bir avantaj. Coğrafi sebeplerle Türk alışveriş merkezleri zincirlerinin genişlemesinin yanı sıra pek çok ülkede kültürel faktörler de etkili oluyor.
Bir başka olumlu faktör de genç nüfus. Fakat bu ekonomik avantaj da düşük emeklilik yaşından dolayı sınırlanıyor. Yine de hepsi bir arada iyi bir görünüm oluşturuyor. Türkiye, Almanya’yı büyük ihtimalle 2050 yılına kadar değil ama belki bundan 10 veya 20 yıl daha geç bir dönemde geçecektir.
İSVİÇRE
NEUE ZÜRCHER ZEITUNG: 
TÜRKİYE VE ABD GELECEĞE BAKIYOR
Türkiye ve ABD arasındaki son kavgada bir durulma var. Türk hükûmetinin, Ermenilere karşı işlenen suçların Amerikan Kongresindeki Komite tarafından soykırım olarak tanındığı karar üzerine Büyükelçisini Washington’dan çekmesinden yaklaşık bir ay sonra Büyükelçi salı günü görevine geri döndü. Büyükelçi geri uçuşu öncesinde, ABD’ye gönderilen mesajın anlaşıldığını söyledi.
Dönüş öncesinde diplomatik bir uğraş ve Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve meslektaşı Clinton arasında bir telefon görüşmesi yaşanmıştı. Türk tarafının verdiği bilgiye göre, bu görüşmede Clinton, Amerikan hükûmetinin Komitenin kararını reddettiğinin altını çizdi. Bu açıklama Türk hükûmetine kendi kamuoyu nezdinde durumu kurtarma ve Büyükelçiyi planlanandan önce geri gönderme olanağı tanıyor. Acelenin nedeni özellikle de gelecek hafta Washington’da yapılacak ve Başbakan Erdoğan’ın da katılmak istediği Nükleer Zirve idi.
İlişkinin yumuşaması çok sayıda nedenden ötürü ABD’nin işine geliyor. Türkiye sadece uzun yıllardır NATO ortağı olmakla kalmayıp bir de Müslüman dünyasındaki en yakın müttefik. Bu rolüyle Türkiye, Orta Doğu ülkelerine coğrafi ve kültürel yakınlığı nedeniyle önemli bir jeostratejik ağırlığa sahip. İkisi de senatörken Ermeni katliamının soykırım olarak tanınması taraftarı olan Clinton’ın da Obama’nın da önceki siyasi söylemlerinden uzaklaşmış olmaları boşuna değil.
ABD özellikle de İran’ın nükleer programı konusunda Türklerin yönlendirici güç olmasını umut ediyor. Böylece Türkiye’nin geçici üye olduğu BM Güvenlik Konseyinde yeni bir yaptırım turu hazırlanabilecek. Gerçi Türkiye de nükleer silahı olmayan bir İran’dan yana ancak Erdoğan, pek de yaptırımlardan yana değil ve ihtilafın diplomatik çözümü lehinde konuşuyor. Bunun nedenleri arasında, İran’ın Türkiye için önemli bir enerji sağlayıcısı olması ve Ankara’nın dış politikasının komşularla sorunsuz ilişkilere öncelikli önem vermesi de bulunuyor. İran’ın nükleer programını hep desteklemiş olan Erdoğan’ın İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’a gösterdiği uzlaşmacı tutum da bu ölçüde büyük.
BİRLEŞİK ARAP EMİRLİKLERİ
EL HALİC: 
İSTANBUL’UN YÜZÜ
Biri bana hayatımda gördüğüm en güzel şehrin hangisi olduğunu sorsa, hemen “İstanbul” diye yanıt veririm. Sadece birkaç gün kaldığım bu şehre olan hayranlığıma dayanak olarak birden fazla neden sıralayabilirim.
Gelecekte gideceğim ve belki de İstanbul’a olan hayranlığımı gölgede bırakan başka şehirler olabilir.
İstanbul, neden bu kadar güzel sorusunu yanıtlamak bana biraz şaşırtıcı geldi. Çünkü bu şehirde beni hayretler içinde bırakan şeyler gördüm. Özellikle de Osmanlıların, ucu bucağı olmayan İmparatorluğu yönettiği, Boğaz’a nazır sarayın balkonunda durup Asya ve Avrupa’yı birbirinden ayıran görüntüyü seyretmek beni şaşırttı. Bu görüntü, başka hiçbir kentte bulunmayan bir onur bahşediyor. Bu şehre olan hayranlığımın nedeni belki de şehirlerini çok seven ve yazdıkları eserler aracılığıyla bize göremediğimiz güzellikleri gösteren Türk edebiyatçıları ve yazarları da olabilir.
Nobel ödüllü Türk yazar Orhan Pamuk, bizi İstanbul’u görmeden önce veya gördükten sonra bu şehir ile büyüleyen yazarlardan biridir. Orhan Pamuk, kaybettiğimiz Arap yazarımız Necip Mahfuz’u hatırlatıyor. Pamuk, Mahfuz’un Kahire’yi sevdiği gibi İstanbul’u sevdi; New York’ta geçirdiği üç yıl dışında İstanbul’dan hiç ayrılmadı. Bu nedenle İsveç Akademisi söz konusu yazara Nobel ödülü verirken “yazarın, kentinin melankolik ruhunun izlerini sürerken kültürlerin birbirleriyle çatışması ve örülmesi için yeni simgeler bulduğunu” belirtti.
İstanbul aynı zamanda benim için mizah yazarı Aziz Nesin’dir. Çünkü bu yazar, kentin derinliklerindeki çelişkileri zekice ele aldı. İstanbul ayrıca, askerlere karşı tutumları nedeniyle, ülkesi tarafından uzaklara sürgün edilen Nazım Hikmet’tir. Bu yazar İstanbul’u ve Türkiye’yi kendisiyle beraber sürgüne götürdü.
Bir başka büyüleyici yazar Nedim Gürsel de beni İstanbul’a götürüyor. Gürsel de Hikmet gibi uzun bir sürgün dönemi yaşadı. Ancak uzak olmasına rağmen İstanbul ile ilgili çok güzel eserler yazar, örneğin “Sevgilim İstanbul” eseri. Bu yazar, sürgündeyken İstanbul’un kubbelerini, minarelerini, sokak ve caddelerini andı ve bize de Nazım Hikmet’in bir sözünü hatırlattı: “İki şey var ancak ölümle unutulur: Anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü”…
Haberler Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü’nden alınmıştır





































