28 Mart Konuşulanlar

Dünya Türkiye’yi konuşmaya devam ederken geçtiğimiz hafta süzgecimizde kalan haberler şöyle:

YUNANİSTAN

ELEFTHEROTİPİA:
ABD VE ERDOĞAN FENOMENİ

11 Eylül kâbusundan sonra Amerikan yönetimi eski tanıdıklarıyla, ılımlı İslam hareketleri ve Müslüman kardeşlerle ilişkilerini canlandırmaya yöneldi. ABD’nin hedefi El Kaide ağıyla ve genelde terörle mücadele çerçevesinde, ister muhalefette ister iktidarda olan bu tanıdıkların aralarında işbirliği yapmalarıydı.

Hatta ABD, bazı Arap ülkelerinde ve geniş bölgede tanıdıklarına, yönetime geçmeleri ya da iktidara ortak olmaları yönünde kolaylık sağlamayı vaat etti. Ancak bunun bir şartı da vardı: Herkes tarafından kabul edilmesi için siyasi açıdan daha esnek davranmaları, bir dereceye kadar liberal olmaları ve farklılığı kabul etmeleri gerekiyordu. Bu çaba başarılı olamadı çünkü ABD’nin eski dostları uluslararası alandaki yeni şartlara ayak uyduramadı. Bunun üzerine halkın taleplerini tatmin etme yeteneğine sahip olan ve aynı zamanda da bölge ülkelerinden ve uluslararası toplum tarafından kabul edilebilir bir model olan Türkiye’ye yöneldiler.

ABD, ayrıca, Orta Doğu’daki boşluğu İran’ın doldurmamasının gerekli olduğunu da biliyor. Bu nedenle ortaya çıkan Erdoğan “fenomenini” desteklediler ve generallere darbe yapmayı unutmaları gerektiğini anlattılar. Bu değerlendirmeler ve hesaplar Bush yönetimine aitti. Obama yönetimi Erdoğan’ın “pehlivanlıklarını” acaba nasıl değerlendiriyor?

Washington’daki çevreler rahatsız çünkü Erdoğan-Gül “ikilisi” kolay eğilmeyen Tahran’ı destekliyor, İsrail ile siyasi gerginlik yaratıyor, Suriye ile ilişkisi var, Hizbullah, Hamas ve Amerikalılar tarafından aranan Muhammed Al Sadr ile görüşüyor. Amerikalılar “ikilinin” ve medyanın gün geçtikçe aşırı yanlıların ifade ve terminolojisinden farkı olmayan bir dini ifade tarzı ve terminoloji benimsemesinden de rahatsız oluyor.

Teorilerin, varsayımların ve “Balyoz”un hedefi ne olursa olsun Amerikalılar bu durumu, “ikilinin” generallerin “yaramazlıklarıyla” uğraşma zorunda kalmasını, kendi politikalarını uygulamasına yönelik baş kaldırmalarının “frenlenmesinde” fırsat olarak görüyorlar.

İNGİLTERE

EL ŞARK’UL EWSAT:
İKİ FARKLI YOL VE İKİ FARKLI AMAÇ

Türkiye ile İran’ın bölgesel duruşlarını nasıl kıyaslamalı? Bu konudaki kriter ne olmalı? Bu makale aracılığıyla her iki ülkedeki askeri gücün önemli rolüne odaklanmaya çalışacağım.

Türkiye yıllarca, doğrudan veya dolaylı olarak, laikliğin birinci hamisi olan askeri iktidar tarafından yönetildi. Ordu, laikliğin herhangi bir çıkmazla karşı karşıya olduğunu hissettiği anda darbe yoluyla müdahalede bulundu.

Mustafa Kemal Atatürk’ün cumhuriyeti kurmasının ardından ordu, devletin resmi ideolojisi olan Atatürkçülüğün hamisi olarak konumunun farkına vardı. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), Türk politikası üzerindeki etkisini ve ulusal güvenlikle ilgili konularda karar alma yetkisini halen koruyor. Zaten ordunun siyasete müdahale konusundaki uzun geçmişi, gizli bir şey değil.

Şimdi ise Türkiye, tıpkı Hindistan ve Avrupa ülkelerinde olduğu gibi doğru yolda ilerlerken ordu, kendine uygun olan yerde duruyor. Diğer bir deyişle Türkiye’de büyük bir devrime tanık oluyoruz.

Bu başarıyı, modern Türkiye’nin gerçekleştirdiği pek çok başarıda net bir şekilde görmek mümkün: Türk ekonomisi Avrupa’nın 7. büyük ekonomisi sayılıyor, siyasi alanda bölgedeki esas oyunculardan biri olarak görülüyor, uluslararası ilişkiler ve jeopolitikada ise büyük bir ağırlığa sahip.

Türkiye, akılcı duruşu ve tarafsızlığı nedeniyle Hamas ve el Fetih arasında bile ön planda bir rol üstlenebilir. Öte yandan İran bu rolü oynayamaz; çünkü Hamas’ın tarafını tutuyor. Üstelik el Fetih, İran’ın bu konuda yapıcı bir rolü olabileceğine inanmıyor.

İran Devrim Muhafızları da yeni bir döneme giriyor. Son cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonuçlarıyla oynamasının ardından Muhafızlar, pek çok aydını, yazarı ve gazeteciyi tutukladı ve İçişleri Bakanlığını egemenliği altına aldı. Humeyni, silahlı kuvvetlerin siyasileştirilmemesini teşvik etmiş olsa da anayasanın 150. maddesi Devrim Muhafızlarını “devrimin ve başarılarının hamisi” olarak tanımlıyor ki bu da en azından siyasi bir görev sayılabilir.

Pek çok kaynak, seçimlerden sonra Muhafızların artan rolüyle ilgili olarak şu yorumu yaptı: Ordu, İran’daki en büyük garantör olmayı bekliyor. Pek çok İranlı, seçimlerin Muhafızlar tarafından yapılmış açık bir darbeden ibaret olmasından endişe ediyor. İnsanlar, İran’ın, Şii bir tarafı da olan askeri sisteme dayalı bir hükûmete dönüşmüş olmasından korkuyor.

Ayetullah Muntazari, vefat etmeden iki ay önce: “İran’da tanık olduğumuz şey, bir fakihin değil, ordunun velayeti.” demişti. Öyle görünüyor ki fakihin velayeti, pek çok makamı işgal etmesi için, aşama aşama Devrim Muhafızlarının yolunu hazırlıyor. Türkiye’de, hatta Pakistan’da ordu, son yıllarda asal bir rol oynadı. Ancak son zamanlarda ordunun doğru yönde ilerlediğini görmeye başladık. İran’da ise bunun tam tersi yaşandı. Son on yılda, özellikle de reformcuların 1997 seçimlerinde elde ettiği başarının ardından, Devrim Muhafızlarının asıl rolünde bir dönüşüme tanık olduk. Muhafızlar, Humeyni’nin nasihatinin aksine, siyasi makamların hepsini işgal etti. Zaten Ahmedinejad hükûmeti de Muhafızların elinde oyuncak olmuş gibi görünüyor ki bu da İran için yeni bir yönelim ve yeni bir gaye anlamına geliyor.

BELÇİKA

LE SOİR:
AVRUPA YOLU KIBRIS’A TAKILIYOR

Kıbrıs dosyası Türkiye’deki bayramı bir parça bozdu. Genişlemeden sorumlu yeni AB Komisyon üyesi Stefan Fule’yi ağırlayan Türk diplomatların yüzlerindeki gülümsemenin arkasında, Ankara Protokolü’nün uygulanmaması nedeniyle yeniden azarlanmanın verdiği gerginlik ve rahatsızlık vardı.

Stefan Fule bir kez daha Türkiye’den “Ankara Anlaşması’nın ek protokolünü uygulamaya ve Kıbrıs ile ilişkilerini normalleştirmeye çağırdı yani 2005 yılında aldığı yükümlülükle, liman ve havalimanlarını Kıbrıslılara açmak.

Düşünüldüğü gibi Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu bu talebe yanıt vermedi. Bakana göre, “Kıbrıs gibi Avrupa süreciyle doğrudan ilişkili olmayan siyasal sorunlar nedeniyle” ülkesinin üyeliği gölgede bırakılamaz. Bu tutum dört yıldır bir milimetre bile değişmedi ve doğrudan bir duvara toslayabilir. Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Selim Yenel “Yıl sonuna kadar bir gelişme olmazsa, Kıbrıs sorununa bir çözüm bulunmazsa ve Kıbrıslı Türklerin izolasyonu kaldırılmazsa, limanlarımızı açmayacağız.” açıklamasını yapıyor: “Avrupa Komisyonu olumsuz bir rapor hazırlayabilir ve Kıbrıslı Rumlar müzakerelerde yeni başlık açılmasını engelleyecek. Bu da fiili olarak müzakerelerin durdurulmasına neden olacak. Kıbrıs ve Fransa’nın engellemediği dört başlık kaldı. Bu en kötü senaryo, bunu istemiyoruz ancak gerçekçi olmalıyız.”

Gerçekten de 2010′un Kıbrıs için çözüm yılı olacağı söylenemez. Kıbrıs’ta iki toplum arasındaki müzakereler sürüyor ve hatta BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’un Kıbrıs ziyaretinden sonra daha da hızlandı. Ancak Kıbrıs’ta bazıları, “müzakere komedisinden” söz ediyor, Güney’de Dimitri Hristofiyas hükûmetinin koalisyonu düşebilir ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat 18 Nisanda yeniden seçilemeyebilir.

İstanbul Galatasaray Üniversitesinden Beril Dedeoğlu, “Müzakerelerin sonuçlanacağını sanmıyorum. Talat yeniden seçilmeyecek ve yerine gelecek milliyetçi ile müzakereler daha da güç olacak. Bir yıl içinde global bir çözüm bulunacağı düşünülmemeli.” diyor. AB ile üyelik müzakerelerinin durdurulması olasılığı karşısında Türkiye ödün verecek midir? Beril Dedeoğlu, “Hayır zira bir yıl sonra genel seçimler var. Şu anda, Türk halkının Kıbrıs konusundaki endişelerini yatıştıracak şartlar yok.” yanıtını veriyor.

AZERBAYCAN

YENİ AZERBAYCAN:
ABD, ERMENİSTAN’LA İLİŞKİLERİNDEN BİLE TAVİZ VERMEYE HAZIR

“ABD Kongresi Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesinde, 1915 yılı olaylarıyla ilgili kabul edilen tasarı, bir grup Kongre üyesi ve senatör tarafından hazırlandı.

Raporda ayrıca, Kongre üyeleri ve senatörlerin, Amerika Ermeni Ulusal Komitesi (ANCA) ile söz konusu tasarıyla ilgili istişareler yaptığı vurgulanıyor: “Beyaz Saray’ın tasarıyla hiçbir ilgisi yok. Barack Obama yönetimi, Kongrede yapılan oylamaya olumsuz yaklaşıyor çünkü bu adımın, ikili ilişkilere zarar vereceğini biliyor. Ayrıca tasarı, mecburi nitelik taşımıyor ve Türkiye’nin üzerine herhangi bir sorumluluk yüklemiyor. ABD hükûmetinde, 1915 yılı olaylarıyla ilgili yasa tasarısından Türkiye’ye baskı aracı olarak yararlanan çok az Kongre üyesi ve senatör var. Onlar, Zürih protokolleri ve Rusya ile ilişkiler konusunda Türkiye’nin taviz vermesini, Afganistan ve İran konusunda ise destek vermesini istiyorlar. Beyaz Saray, Türkiye ile anlaşmak için baskının doğru yol olmadığını biliyor ve bu nedenle mayısta Kongrede Ermeni soykırımı iddialarıyla ilgili oylamanın yapılmasını önlemek istiyor.”

Stratfor uzmanlarına göre, Türkiye’nin, Dış İlişkiler Komitesinin kararına cevabı, daha çok sembolik nitelik taşıyor: “Büyükelçi geri çağırıldı ve ABD ile bazı ekonomik projelerin yeniden gözden geçirilebileceği şeklinde söylentiler çıktı. Fakat Ankara, bunun dışında hiçbir adım atmadı. Ayrıca, Komitenin kararının, Ankara ile Erivan arasında imzalanan protokollerin perspektifini de sıfırlayacağı şeklinde fikirler yürütülüyordu. Zürih protokolleri, zaten ne olursa olsun TBMM’de onaylanmayacaktı. Bu nedenle protokollerle tasarı arasında çok az bağlantı var.”

Uzmanlar, Azerbaycan’ın olaylara yaklaşımının çok ilginç olduğunu da kaydediyorlar: “Özellikle Bakü’nün Ankara’ya verdiği destek, ABD için önemli. Washington, Ermeni-Türk müzakerelerinden dolayı zarar gören Bakü-Ankara ilişkilerinin eskisi gibi olmasını istiyor. Türkiye, Kafkasya’da konumunu yeniden güçlendirmeye çalışan Rusya’ya karşı ABD’nin en güçlü dayanağı. Beyaz Saray, Bakü ile Ankara arasındaki ilişkilerin eskisi gibi iyi olması için Ermenistan ile ilişkilerinden bile taviz verebilir. ABD, Rusya’yı Kafkasya’dan uzak tutmak için her şeye hazır.”

İNGİLTERE

EL HAYAT:
ERDOĞAN, ERMENİLERLE İLGİLİ SÖZLERİNİN SAPTIRILMASINI ELEŞTİRDİ

Başbakan Erdoğan daha önce yaptığı ve Türkiye’de kaçak çalışan yüz bin Ermeni’yi ülkeden göndermekle tehdit ettiği açıklamasını savundu ve uluslararası medya ile Türk medyasının, sözlerini, sanki Ermeni asıllı Türk vatandaşlarını kovmayı kastedermişçesine saptırdığını ifade etti. Erdoğan, Ermeni hükûmetinin, açıklamaların normalleştirme sürecindeki ilişkileri olumsuz yönde etkilediği yönündeki ithamlarını da reddetti ve aslında Avrupa ve ABD’deki Ermeni lobisine yanıt vermek istediğini söyledi. Bu açıklamaları saptırmaya çalışanların kötü niyetle hareket ettiğini belirten Erdoğan, bu kişilerin, Türkiye’nin bir yıl kadar önce Ermenistan sınırı yakınlarındaki en önemli Ermeni Ortodoks kiliselerinden birini nasıl restore ettiğini ve ilişkileri normalleştirmek için Ermenistan’a nasıl el uzattığını unuttuklarına dikkat çekti. Erdoğan, bütün bunların kişisel iradeyle yapıldığını da sözlerine ekledi ve özür çağrılarını reddetti. Erdoğan, “Kimden özür dilememiz gerektiğini, çok iyi biliyoruz.” dedi.

CHP Başkanı Deniz Baykal, “Anayasa Mahkemesinin iki yıl önce laik Cumhuriyeti tehdit ettiği hükmüne vardığı AK Partinin, Anayasa Mahkemesinin yetkilerine müdahale etmeye hakkı yok.” dedi. MHP de anayasa değişikliğine karşı. Erdoğan ise değişiklikte kararlı olduğunu, gerekirse referanduma gidebileceğini söylemişti.

Beklenen değişiklikler arasında Anayasa Mahkemesinin yetkilerinin yeniden tanımlanması, bir partiye karşı dava açmadan önce Meclisten izin alma zorunluluğunun getirilmesi, HSYK’nın yapısının değiştirilmesi ve üye sayısının 7′den 21′e çıkarılması, ayrıca cumhurbaşkanı ve meclisten temsilcilerin de üyeler arasında yer alması gibi yenilikler bulunuyor. Muhalefete göre bu değişikliklerle yargı üzerinde hükûmet vesayeti kurulmak isteniyor. Bu nedenle de iktidar partisi içindeki bazı kaynaklar, Erdoğan’ın değişiklikten geri çekilebileceğini, HSYK üyelerinin tamamına yakınının yine aynı hâkimler arasından seçilmesini önerebileceğini söyledi.

Adalet Bakanı Sadullah Ergin de hükûmetin yargıyı ve Anayasa maddelerini Avrupa’daki benzerlerinin düzeyine çıkarmayı amaçladığını söylemişti.

İTALYA

IL SOLE 24 ORE:
AVRUPA BİRLİĞİ, İSTANBUL İÇİN TEK LİMAN OLMAYI SÜRDÜRÜYOR

Türkiye’de neler oluyor ve Türkiye İslam’ın ılımlı yüzü ve işletmelerimiz açısından son derece büyük öneme sahip bir ticari ortak olduğuna göre, vatandaş ve ülke olarak bizi neden doğrudan ilgilendiriyor?

Doğu ile Batı arasında aracı ülke ve çoğunluğun Müslüman olduğu bir ülkede laik demokrasi modeli tanımlarının en uygun tabirler olduğu kanısındayım. Ön yargılar bir yana, bu iki tabirin, bu ülkenin en olağanüstü özelliklerini özetleme meziyeti de var. Bu ülkenin karmaşıklığının bazı unsurlarını ihmal etme riskiyle, bugünlerde yaşanan gerginliklerin dış politika açısından bir yorumunu vermek isterim. Gerginliklerden kastım sadece hükûmet ile Silahlı Kuvvetler arasında yaşananlar değil, aynı zamanda yine hükûmet ile yargının isyancı kısımları arasındakilerdir. Türk dış politikasının son 20 yılı gözden geçirildiğinde, 90′lı yılların ilk bölümünde PKK’nın ayrılıkçı Kürt milislerine karşı verilen savaşın tükettiği, Suriye ve Yunanistan ile ihtilaf eşiğine gelmiş, İranlı Ayetullahların rejiminin ideolojik tehdidine açık bir ülkenin iç güvenliğine yönelik başlıca tehdidi, Suriye ile yeni bir iş birliğine dayanarak, Öcalan’ın yakalanması sayesinde 10 yıllık süre zarfında ortadan kaldıran bir ülke ortaya çıkıyor. Böylece bölgesel ve uluslararası sahnelerde daha geniş ve aktif bir rol ve Avrupa Birliği’ne katılım tercihiyle daha tutarlı bir sonuç için yeni alanlar açıldı.

Türkiye’de bugünlerde yaşanan iç gerginliklerin yorum anahtarları da bu ikinci güzergâh dâhilinde aranmalıdır. Türkiye ile Avrupa’nın uygunluğu meselesi, uzun uzadıya ve yetkili kişiler tarafından incelendi. İtiraf etmeliyim ki, “hayır” partisinin gerekçeleri beni hiçbir zaman tam olarak ikna etmedi: Örneğin, dinî kaynaklı itirazların, yoğun nüfuslu bir Müslüman milletin muhtemel entegrasyonu sorununu ele almaya gelmeden çok önce, multiform dinî kimliğiyle hesaplaşmada Avrupa’nın gösterdiği ehliyetsizliğin aynası olduğu görüşündeyim. Birlik yönetimi ve çıkarlar bağlamında Avrupa ekseninin güneydoğuya kayması riskine bağlı gerekçeleri de aynı şeklide zayıf olarak yargıladım. Her halükarda esas nokta bu değil. Esas nokta, kanımca, düşünce şeklini değiştirmek gerektiği: Gerçek ikilem, Türkiye’nin kendisini AB’ye uygun kılma kapasitesinden ziyade, Avrupa Birliği’nin, devlet sisteminin doğasını, kültürel kimliğini ve Müslüman bir topluma uygulanan laik demokrasi modelini ani şekilde fazla bozmadan Türkiye’yi içine alabilme kapasitesindedir. Nitekim katılım sürecini kolaylaştırmak için Brüksel tarafından desteklenen, hâli hazırda Ankara’da tartışmaya açık durumdaki anayasal reform projeleri, Türk güçler yapısının daha Avrupalı bir yönde yeniden ayarlanması, sivil ve askerî yetkililer arasında daha fazla denge sağlanması, yeni bir adli sistemin oluşması yönündedir.

Bu amaç doğrultusunda, Avrupa ve Türkiye’nin diğer büyük müttefiki ve sponsoru ABD tarafından da yenilenmiş bir sorumluluk hissi gereklidir. Bu ülkenin iç kurumları üzerindeki hassas sonuçları anlamamak, İran’ın nükleer meselesi başta olmak üzere bölgenin en hassas dosyaları konusunda tüm tesirini uygulamakla meşgul aktör rolünü tehlikeye atma riskini doğurur.

Başlangıçtaki benzetmeye dönecek olursak, başka hiçbir ülkeye teslim edemeyeceğimiz Doğu ile aracı ülke olma rolünü kaybetmeksizin Ankara’nın kurumlarına entegrasyon sürecini tamamlamasının, bizzat Batı açısından hayati öncelik taşıdığı kanısındayım.

Haberler Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü’nden alınmıştır.

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s